Bir gün Chuang Tzu uyuyakaldı ve rüyasında mutlu bir şekilde uçan bir kelebek olduğunu gördü.
Bu kelebek kendisinin Chuang Tzu'nun rüyası olduğunu bilmiyordu.
Sonrasında uyandı ve yine kendisiydi ama artık rüyasında kelebek olduğunu gören bir adam mı, yoksa insan olduğunu gören bir kelebek mi olduğunu bilmiyordu.
Sam Savage'ın Firmin adlı eserini şiddetle tavsiye ederim. Herkesin kendinde bulacağı şeyler olacaktır.
20 Aralık 2009 Pazar
13 Aralık 2009 Pazar
Laplace'ın Şeytanı



Olasılıksız kitabı müthiş satış rakamlarına ulaştı ve ben biraz istemeden de olsa kafamda oluşan önyargı ile birlikte kitabı biraz gecikmeli elime aldım. Bir anda çok tutan, insanların ölçüsünü bilmeyi beceremediği ve saçma noktalara vardırdıkları yapıtlardan olabileceğinden korktum belki de. Geçtiğimiz günlerde bir dostumla yaptığım fizik ve Yaradılış sohbeti sırasında kitaptan yaptığı ilginç alıntılar dikkatimi yeniden bu kitabın üzerinde yoğunlaştırmamı sağladı. Şu anda okuyorum. Daha önce Michael Brooks'un Fiziğin Açıklayamadığı 13 Şey adlı kitabında (Türkçe'ye bu şekilde çevrildiğinden emin değilim) Kuantum Fiziği ve atomlar üzerine okuduğum bölüm beni derinden sarsmıştı. Çok geçmeden Kuantum Sıçraması üzerine yapılan tartışmalar da sorgulamalarımı derinden derine arttırdı. Olasılıksız kitabında ele alınan ve kurgunun dayandığı temel düşünce gerçekten dikkate değer. Size kitap hakkında yaptığım araştırma sırasında karşıma çıkan Onur Özgüven tarafından derlenmiş bir yazıyı sunmak istiyorum. "Laplace'ın Şeytanı."
Bir parayı havaya attığınız zaman yazı mı yoksa tura mı geleceğini bilebilir miyiz? Evet; ama bu “bilmek”ten çok şanslı bir tahmindir sadece, kesinlikle daha fazlası değildir. Peki ya böyle bir şeyi hesaplayabilecek bir gücünüz olsaydı; attığınız paranın ne geleceğini, sayısal lotoda çıkacak numaraları ya da evden dışarı çıktığınızda başınıza gelecek talihsizlikleri veya karşılaşacağınız tanıdıkları önceden bilmeniz gibi bir şansınızın olduğunu düşünün...
-Sizce bu geleceği görmek mi?
Pratikte hayır; ama teoride bu mümkün. 1801'de Fransız fizikçi Marquis Pierre Simon de Laplace “Olasılık Hakkında Denemeler” isimli kitabında, daha sonra Laplace'in şeytanı diye anılacak olan, bu teoriyi açıklamıştır. Bu teoriyi açıklamadan önce olasılık, determinizm, De Moivre, Laplace ve Heisenberg'den bahsetmemiz gerekecek, sonra da Maxwell’den. 1700'lerin başında Londra'da yaşamış bir istatistikçi olan Abraham De Moivre (1700lerde istatistik diye bir bilim dalı olmadığını göz önüne alırsak, De Moivre'nin istatistik biliminin kurucusu olduğunu söyleyebiliriz) şans diye bir şeyin olmadığını, bunun sadece bir yanılsama olduğunu, şans eseri olarak tanımladığımız şeylerin aslında bildiğimiz fizik kuralları sayesinde meydana geldiğini savunmuştur. Örneğin havaya attığımız paranın yazı mı yoksa tura mı geleceğini; hava akımı, elin açısı, elin yüksekliği, paraya uygulanan kuvvet, paranın alaşımı ve yerin şekli (paranın yere düştüğü kabul edilirse) gibi fiziksel faktörleri hesaplarsak kolayca(!) bulabiliriz. Bunu hesaplamak oldukça güçtür, hatta mümkün değildir; ama bu şansa bağlı olduğunu göstermez. Aradaki bu ince farkı görmemiz lazım, hesaplayamamamız hesaplanamayacağı anlamına gelmez. Bu düşünce sistemine Determinizm deniyor, “hiçbir şey belirsiz değildir; her şey kendinden önceki sebebin bir sonucudur, biz bu sebebi bilsek de, bilmesek de...”
De Moivre bu imkânsız gibi görünen teoriyi ölümüyle bir nevi doğrulamıştı. Hayatının son dönemlerinde her gece fazladan 15 dakika uyuduğunu fark etmişti. Eğer uykusu her gece 15 dakika uzuyorsa, 24 saat uyuduğu gün ölecekti, De Moivre bu günü 27 Kasım 1754 olarak hesapladı ve o gün öldü. Tabii ki bu teorisini tam olarak kanıtlamaz; ama doğru ölçümlerin yapıldığı zaman her şeyi tahmin etmenin mümkün olduğunu gösterir.
De Moivre'in “Şansın Doktrinleri” isimli 52 sayfalık eseri (olasılık teorisi konulu ilk çalışma olduğu için matematiksel olarak önemi büyüktür) Laplace'in çalışmalarına temel oluşturmuştur. Laplace'in önemi, olasılık teorisini matematikte kullanan ilk kişi olmasıdır. Ayrıca çan eğrisi diye adlandırdığımız sistemi de işlevsel olarak kullanan ilk kişidir. Laplace astronomi ve olasılık hakkında birçok çalışma yapmış ve önemli sonuçlara varmıştır ama benim bahsetmek istediğim kısım “şeytan” teorisi.
Laplace, olasılık teorisini şu şekilde açıklıyordu; bir durumun olasılığını hesaplamak için kurulan denklemler, sonuçtan emin olmayı sağlamıyordu, sadece hata payı en az olan sonucu bulmaya yarıyordu; yani hata payını ortadan kaldırmaya değil, en aza indirmeye çalışıyordu, çünkü hatasız bir denklem kurmak mümkün değildi. Kusursuz bir denklem kurmak için gerekli olan bilgiler asla elde edilemezdi. İşte şimdi Laplace'in Şeytanı'ndan bahsedebiliriz. Laplace, teorisini şöyle tanımlıyor:
“Evrenin şimdiki halini geçmişin sonucu ve geleceğin nedeni olarak ele alabiliriz. Bir an için evrenin tüm güçlerinin ve bunu oluşturan tüm varlıkların konumlarını anlayabilen bir canlı olduğunu düşünürsek, ve bunun bu verileri inceleyebileceğini de düşünürsek, aynı anda evrendeki en büyük varlıklardan en küçük atomlara kadar her şeyi hesaba katarak bir hesap yaparsa, hiçbir şey belirsiz değildir ve gelecek de, aynı geçmiş gibi, onun gözlerinin önündedir.”
Daha sonra bu teori Laplace'in şeytanı olarak anılmaya başlamıştır, aynı tanrı gibi her şeyi bilen bu canlı, şeytana benzetilmiştir. Eğer bu şeytan bir an için kusursuz bilgiye ulaşabilirse, o andaki her atomun konumunu ve üzerlerine etkiyen kuvveti bilirse, saf enerji olan, düşüncenin hızı, ışık hızından daha hızlı olduğu için şeytan o bir an içinde tüm olasılıkları hesaplayabilir ve en az hata payı içereni seçerse doğru seçim sayesinde geleceği kendi istediği yönde etkileyebilirdi ve gelecekte olacak şeyler birbirine bağlı olduğu için de (her olay kendinden önceki bir olayın sonucu, sonraki bir olayın sebebidir) geleceği de geçmiş gibi basit bir şekilde gözünde canlandırabilecekti.
Bu teoriye karşı çıkan bilim adamlarının en büyük itirazı, felsefi ve dini açıdan bakıldığı zaman teorinin, “özgür irade” kavramını yok saymasıydı. Bizim, yaratılanların en mükemmeli olarak kurmalı bir oyuncaktan en büyük farkımız özgür irademizdi. Peki gerçekten Laplace'in kastettiği şey bu muydu? Yoksa kusursuz bilgiye ulaşmanın nerdeyse imkânsız olduğu bu kuantum dünyasında, özgür irade ile çelişmeden bir adım ötesine geçerek onu aşan bir sonsuz irade kavramını mı ortaya koymak istemişti? Çoğu kişi bu zor soruya cevap aramak yerine daha kolay olan şu sonucu seçti: “tanrı evreni yarattı ve biz aktörlere bu sınırlı senaryonun dışına çıkmadan oyunda kalma iznini verdi.” Ama Laplace'in sormak istediği asıl soru şuydu: “Eğer böyle bir araç olsaydı; bu aracın, benim özgür irademin sonucu olarak nitelendirdiğim gelecekteki hareketlerimi tahmin etmesini ne durdururdu?”
Heisenberg 1926’da yayınladığı makalesinde “Belirsizlik İlkesi”ni ortaya koymuştur ve bir bakıma Laplace'ın teorisini çürütmüştür.
Heisenberg'in ulaştığı sonuç şuydu:
Doğada hiçbir partikülün kesin olarak konumu ya da hızı bilinemezdi. Çünkü bilim adamı bir partikülün yerini bulmak için üzerine ışık tutuyordu ve partikül ile ışık dalgası kesiştiği zaman parçacığın konumunu belirleyebiliyordu. Ama bu sırada istenmedik bir sonuç da ortaya çıkıyordu, ışık ve partikül kesişinceye kadar partikülün hızı bilinemeyeceği için partikülün hızı belirsiz bir şekilde değiştirilmiş oluyordu. Bu da partikülün hem hızının hem konumunun aynı anda bilinemeyeceğini gösteriyordu, fiziksel dünyada her zaman bir belirsizlik vardı. Böylece modern kuantum fiziği doğdu Schrödinger de aynı olayı şu felsefi soruyla açıklamaya çalışmıştır:
“Bir kediyi, radyoaktif bir atom, bir şişe içinde siyanür gazı ve enerji aldığı anda çalışmaya başlayan bir çekiçle aynı kutuya koyarsan ne olur? Eğer radyoaktif madde hareketlenirse çekiç çalışacak, şişeyi kıracak ve kedi ölecektir. Ama eğer radyoaktif madde hareketlenmezse kedi yaşayacaktır. Ama bilim adamı kutuyu açana kadar atom ne hareketli ne de hareketsizdir, iki olasılığın da birleşimidir. O zaman kutu kapalıyken kediye ne olur?” Schrödinger'in Kedisi olarak bilinen bu teoriyi şöyle yorumlayabiliriz; biz kutuyu açana kadar kedi hem ölü hem de canlıdır, ancak kutu açıldığında iki durumdan birinde ya da diğerindedir, olmak zorundadır. Bu da partikülün, biz konumunu tespit edene kadar nasıl belirsiz, ya da aynı anda iki yerde, olabileceğini açıklıyor.
Bu durumda şeytan teorisi geçersiz kılınmış oluyordu, çünkü herhangi bir anda evrendeki parçacıkların yeri belirsizdir ve konumlarını tespit etmek olanaksızdır. Maxwell de Heisenberg gibi mutlak kanunlara inanmıyordu. Maxwell Termodinamiğin ikinci kanununun gerçek dışı olduğunu kanıtlamıştır. İsterseniz ikinci kanunun önemi üzerinde biraz duralım. Birinci kanun hepimizin bildiği “madde yoktan var, vardan da yok olamaz”dır. İkinci kanun ise biraz daha kapsamlı ve işlevseldir. “Enerji çok yoğun olan yerden az yoğun olan yere kendiliğinden akmak eğilimindedir”. Bu ikinci kanun, şimşekten, kayaların dağdan aşağı yuvarlanmasına, boşalan pillerin tekrar dolmamasından, lastiğin havasının inmesine, gemilerin batmasından ocaktan inen kızgın yağın soğumasına kadar pek çok şeyi açıklıyordu. Özellikle de zamanın tek yönlü akışını açıklıyordu, bu yüzden “zaman oku” olarak da anılmaktadır. Ne gördüğümüzü, deneyimlerimizin ne olduğunu ve olacaklar hakkında ne düşündüğümüzü özetler ikinci kanun.
Maxwell gaz tüpleriyle yaptığı deneyle ikinci kanunun mutlak olmadığını, olası olduğunu kanıtladı. İkinci kanun ancak büyük olasılıkla sağlanabiliyordu. Bu da fizik yasalarının tamamının kesin olmadığını gösterdi ve insanlara “şans” diye bir şeyin varlığının kanıtlandığını tekrar düşündürdü.
Hâlbuki Laplace'in tam olarak anlatmaya çalıştığı şey gerçekten bir Şeytan'ın varolması ya da varolma ihtimali değildi, bu sadece durumu basitçe anlatmak için kullandığı bir benzetmeydi. Aslında o andaki tüm bilgiye sahip olan ve bilgileri aynı anda işleme sokarak fizik kurallarıyla sistemin devamını sağlayan şeytan, başlı başına evrenin ta kendisi değil midir? Her şey birbiri ardına düzen içinde işliyor, her şey kendinden önceki sonuca ve kendinden sonraki sebebe dayanmıyor mu? Buna ister “Tanrı” diyelim ister “evren”, ister biz farkında iken dönsün bu çark isterse biz gözümüzü yummuşken, sonuçta her şey şans sayesinde değil, belirli olasılıklar dâhilinde gerçekleşmektedir.
Gördüğümüz gibi bu düşünceler birbirini çürütürken kendi içinde de tüm sorulara tam ve doğru yanıtlar vermeyi başaramıyor, mutlaka bir yerlerde bir şeyler eksik, cevapsız ya da belirsiz olarak kalmaya devam ediyor. Alev Alatlı kısaca şöyle özetliyor durumu:
“İnsanlar, insan toplulukları gözlemlendikleri süreçlerde belirli nitelikler sergileyebilirler ancak bu nitelikleri kalıcı değildir. Zaman ve mekânın mutlaklığı Newtonsal bir illüzyondan ibaretti, bunu Einstein ve görecelik yıktı. Kuantum Teorisi, ölçümleme sonuçlarının kesinliğine ilişkin rüyalardan uyandırdı. Laplace'çıların geleceğin öngörülebilineceğine dair fantazilerini de kaos bilimi ortadan kaldırdı. Bu nedenledir ki, İkinci Aydınlanma Çağı'nın anlayışı “Dünyaya dair olup da, yüzde yüz doğru ya da yüzde yüz yanlış olduğu kanıtlanmış tek bir olgu yoktur.” doğrultusunda; ve buna insanların kendi ve başkaları hakkında verdikleri hükümler dâhil.”
Etiketler:
Heisenberg,
Laplace,
Olasılık,
Olasılıksız,
Schrödinger
30 Kasım 2009 Pazartesi
İstanbul

Bir kişi ki gezinir kaldırımlarında ve
Arka sokağın ücra bir köşesinde
Avucu açık yaşlı bir teyze bekler.
Bir şehir kalır elinde,
Bir damla yaş,
Bir damla hüzün
ve yabancı gezgin yanindan gecer
Umursamaz ki sobada yanan odun
Bir paket mendilinden geçer teyzenin
ve yine o kalabalıklar
Yine o kalabalıklar...
Teker teker insanlar biner gider
Eski bir şehir bu, derler ki İstanbul
Her gün yeni bir gezgin gelir
Eski bir sakin gider...
28 Kasım 2009 Cumartesi
Otomatik Portakal

Anthony Burgess'ın harika eseri! Anthony Burgess kimdir?
Anthony Burgess İngiliz romancı, besteci, eleştirmen. 1959 yılında Burgess'a ameliyat edilemez bir beyin tümörü tanısı kondu ve bir yıldan az ömür biçildi. İlk karısı Lynne'ın geçimini sağlamaya kararlı olan Burgess öfkeyle masaya oturup 12 ay içinde beş buçuk roman yazdıktan sonra teşhisin yanlış olduğu anlaşıldı. Ne var ki artık tanınan bir yazar olmuştu. 50'den fazla roman ve kitap yazdı.
Otomatik Portakal harika bir kitap. Saatler içerisinde elime almamla birlikte kitabı tüketmiştim. Sindire sindire, kelime kelime keyfini çıkartmıştım. Çünkü bu kitap tıpkı George Orwell'in müthiş eseri 1984 gibi gergin havasıyla tüyler ürpeten gerçekleri yüzümüze haykırabiliyor. Hem de öyle bir sertlikle, insanı sersemleterek bunu yapıyor ki tokat üstüne tokat yiyorsunuz. İşte böyle kitaplar verdikleriyle insanları rahatsız ediyor, yerlerinden dürtüyor. Çünkü gerçekler içinde saklı oldukları kitabın kapağını dahi açmamıza izin vermeyen vicdanımızın uzanamadığı acımasızlıkları içinde barındırıyor.
"Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne demek olduğunu bilen insanoğluna bir baskı yöntemi uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum..."
A.Burgess
12 Kasım 2009 Perşembe
Ayrılık Üzerine...
İnsanın sevdiği birinden ayrılması zor şey. Arkada bırakılan onca anı, kahkaha, söylenmemiş söz ve yaşanılabilecekken yaşanmak istenmeyen bir sürü hayat kırıntısı. Kırıntı diyorum ama bunlar biraraya gelince öylesine büyüyor ki yaşamımın büyük bir kısmını kapladıklarını fark ediyorum. Ayrılık zor. Hele ki içinde şüphe barındırıyorsa. Zaman her şeyin ilacı denir, ben de öyle olduğuna inanıyorum ve bugünler de daha da inanmak istiyorum. Meğerse çocukluk yılları geçiyormuş gerçekten, meğerse özgürlük de bir yere kadarmış içinde, meğerse kaybedilemeyecek kalelerimizi fethedip ellerimizden almasını gerçekten de beceriyormuş zaman, ilerledikçe.
Ayrılık, her şiir-i muhabbetin son mısrasıdır.
Cenap Şehabettin
Ayrılık, her şiir-i muhabbetin son mısrasıdır.
Cenap Şehabettin
9 Kasım 2009 Pazartesi
Vi Veri Veniversum Vivus Vici!

Goethe'nin "Faust" adli eserinden bir alinti bu cumle. Ana karakter seytanla giristigi savastan galip cikar. 'Gercegin gucuyle yasadigim surece evreni bile fethedebilirim.'
Iste bu cumle bana benligimi inancla dolu bir kadehten tekrar tekrar iciriyor. Gercek! Gercek, sadece gercegin gucuyle mutlu olabilmek.
31 Ekim 2009 Cumartesi
Vice Versa
Uzaktaki sesi dinle. Davulları duyabiliyor musun sen de? Yavaş yavaş geliyorlar, yaklaşıyorlar. Ellerinin arasından akan su gibi, akıyor hayatın da gözlerinin önünden. Çaresizlik önüne serilmiş bir taş yığını gibi ileri gitmeni engelliyor. Senin eline bir iğne verilmiş ve taşları bununla yontuyorsun. Bırak artık bunu.
Gözlerin bir kez karanlığa alıştımı aydınlığa bakmak kolay olmuyor.
Vice Versa!
Bir kulaç daha atacak gücünün olabilmesi için hayatın içinde gizlediği tüm renkleri bulabilmelisin. Bulabilecek cesaretin olmalı.
Elinde silahını tutuyorsun, umudunu! İşte bununla (göğsünü yumruklayarak) uçacaksın sen de! Bununla geçeceksin sınırı, aşacaksın karanlığı. Dağın öbür tarafını görüyor musun, orada sisler sona eriyor işte! Oraya gideceksin ve içeri adımını atarken güneşe doğru bileceksin ki sen yeni doğdun çocuk. Bir daha aynı kişi olmayacaksın! Ve yine buraya dönsen de önünde engel olmadığını bileceksin artık.
Carpe Diem!
2008 Mart'ında yazdigim 'Gecenin Karanligi' adli bir denememden.
Gözlerin bir kez karanlığa alıştımı aydınlığa bakmak kolay olmuyor.
Vice Versa!
Bir kulaç daha atacak gücünün olabilmesi için hayatın içinde gizlediği tüm renkleri bulabilmelisin. Bulabilecek cesaretin olmalı.
Elinde silahını tutuyorsun, umudunu! İşte bununla (göğsünü yumruklayarak) uçacaksın sen de! Bununla geçeceksin sınırı, aşacaksın karanlığı. Dağın öbür tarafını görüyor musun, orada sisler sona eriyor işte! Oraya gideceksin ve içeri adımını atarken güneşe doğru bileceksin ki sen yeni doğdun çocuk. Bir daha aynı kişi olmayacaksın! Ve yine buraya dönsen de önünde engel olmadığını bileceksin artık.
Carpe Diem!
2008 Mart'ında yazdigim 'Gecenin Karanligi' adli bir denememden.
30 Ekim 2009 Cuma
Derinden Derine Yaslilik Uzerine

Yaslilik.
Mina Urgan bakin yasliligi 'Bir Dinozorun Anilari' adli ani kitabinda ne de guzel dile getirmisti.
"Geceleri uyanır,
Gecelerin en karanlığında,
Üstüne üstüne çullanır o zaman felaketleri.
Kara kuşlar gagalar
Bir deri bir kemik boynunu.
Aydınlıkta hep gülümseyen
Saygın yaşlı değil,
Yatağında büzülmüş
Çok küçük bir ihtiyardır şimdi."
ve her defasinda sevgili dedecigimin bana emanet ettigi anneannemi gordukce icim, ta icim acir.
Gune Dair bir Deneme
Yagmurlu bir gun. Gunlerin ardindan yasamlarimizi gunesten teslim aldi bulutlar. Ben gunun en cok sari tonlarini severim. Eski fotograflarin bir kokusu vardir bu sari tonlarda. Cektigim fotograflarda anlari dondururken kareye ozellikle sari tonlari katmaya cabalarim ki fotograf beni tam olarak cezbetsin; cocukluga duyulan ozlemdeki gibi bir cazibe kazansin. Bugunse gunum tamamen gri; evin pencerelerinden sizan isik zayif ve olu. Yagmurun benim icin en guzel yani yagdiktan hemen sonra cimlerde biraktigi o buram buram toprak kokusu. Yapacak en iyi sey pencereleri acip bu havayi cigerlerimize doldurmak sanirim. Bir de boyle gunlerde guzel bir muzigin verdigi tatmin hicbir seyde olmuyor. Su an arka fonda Mike Oldfield ve Enya'nin 'Celtic Rain' adli bir parcalarini dinliyorum. Sanki gokyuzu bu parca ve benim icin bu hale burunmus gibi inanin. Su an her sey oyle tatli ki.
29 Ekim 2009 Perşembe
Siyasiyabend Etkilemişti Beni


Fatih Akin'in belgesel tadindaki harika filmi Crossing the Bridge'i izlerken Siyasiyabend'i tanimistim. Gun dogumuna karsi bir grup sokak muzisyeninin harika performansi beni cok etkilemisti. Calanlar harikaydı, solistin sesi muthis bir toklukla kulaklari dolduruyordu.
Hic hicbir seyi bilmiyorlar
Bilmek istemiyorlar
Hic hicbir seyi bilmiyorlar
Bilmek istemiyorlar
Su cahillere bak
Dunyanin sahibi onlar
Su cahillere bak
Dunyaya egemen onlar
Onlardan degilsen eger
Sana zalim derler
Onlara aldirma Hayyam
Onlardan degilsen eger
Sana zalim derler
Onlara aldirma Hayyam dostum dostum
Hic hicbir seyi gormuyorlar
Gormek istemiyorlar
Hic hicbir seyi gormuyorlar
Gormek istemiyorlar
Su cahillere bak
Dunyanin sahibi onlar
Su cahillere bak
Dunyanin hakimi onlar
Onlardan degilsen eger
Sana zalim derler
Onlara aldirma Hayyam dostum
Hic hicbir seyi bilmiyorlar
Bilmek istemiyorlar
Hic hicbir seyi duymuyorlar
Gormek istemiyorlar
Su cahillere bak
Dunyanin sahibi onlar
Su cahillere bak
Dunyaya egemen onlar
Onlardan degilsen eger
Sana zalim derler
Onlara aldirma Hayyam dostum dostum
Onlardan degilsen eger
Sana zalim derler
Onlara aldirma Hayyam dostum dostum
Dostum
Daha sonra bu tok sesin sahibi muzisyene bir gun Beyoglu sokaklarinda yururken rastladim ve bilmem hangi studyoda doldurduklari kotu kayitli bir albumlerini satin aldim. Arada acip yukarida sozlerini yazdigim parcayi dinlemek ayri bir keyif ve yasanmisligin, sokakla olan bir bagin tadini veriyor bana.
28 Ekim 2009 Çarşamba
Yeni bir cinayet daha...
Her gun yeni cinayetler isliyorum. Ofkeleniyorum kendime.
Her gun yeni mezarlar kaziyor ve cesetleri gomuyorum bu mezarlara.
Cinayet mi? Gercek degil elbette, mecazi cinayetler bunlar. Karsilikli konusurken insanlarla, beceriksizce bir deneme yaparken isliyorum bu cinayetleri. Ve bilin bakalim ne, kurban da kendim oluyorum her defasinda. Kendi kazdigim mezarlara kendim dusuyor ve ne kadar cok ugrassam da cikamayacagim deliklerin icinde kilitli kaliyorum.
Tabular diyorum, olmasa bazen keske diyorum. Yine mi cinayet? Yo, hayır!
Her gun yeni mezarlar kaziyor ve cesetleri gomuyorum bu mezarlara.
Cinayet mi? Gercek degil elbette, mecazi cinayetler bunlar. Karsilikli konusurken insanlarla, beceriksizce bir deneme yaparken isliyorum bu cinayetleri. Ve bilin bakalim ne, kurban da kendim oluyorum her defasinda. Kendi kazdigim mezarlara kendim dusuyor ve ne kadar cok ugrassam da cikamayacagim deliklerin icinde kilitli kaliyorum.
Tabular diyorum, olmasa bazen keske diyorum. Yine mi cinayet? Yo, hayır!
Issizlik Uzerine

Goya'nin Los Caprichos olarak bilinen bir seri gravur calismasindan bir tanesinde -ki o andaki ruh halimle gordugumde cok etkilenmistim- tehdit edici yarasalar ve baykuslar seri halinde karanliga girip cikarken bir masaya yigilmis uyuyan bir adami gosterir ve altindaki yazida soyle denir: "El sueno de la razon produce monstruos" (Aklin uyuyani canavarlar dogurur!)
Ben yaklasik olarak onuc aydir aktif olarak is ariyorum ve yaraliyim. Yaraliyim cunku ulkeme guvenip yurtdisindan yuvama dondum, ama donmemle birlikte koca, karanlik bir cukurun icine dustum ve oradan kendimi halen kurtaramadim. Benim gibi milyonu askin gencin ayni halde kivrandigini gordukce de ofkem artiyor. Artik tum egitim ve emegimin yanlis yerlere yonlendirilmis bir caba oldugunu dusunuyor ve yasamin icinde bugune kadar asla gostermedigi boyutlarda caresizlikler barindirdigini goruyorum, korkunc bir yalnizligi icime soluyorum. Vay canina, iste bu uzun bir cumleydi. Yalnizca bu cumleyi kurmak bile basli basina bir isyanin gucunu dogrular nitelikte. :)
Bu arada bir seyi daha her gun deneyimliyorum arkadaslar, 'Isleyen demir isildar!" Iste bu cumle bugune kadar hic bu denli anlam yuklu olmamisti benim icin. Her yeni gun daha da koreldigimi, yasam sevincimi daha da kaybettigimi hissediyorum. Hissetmekten de otesi duyumsuyor ve ta icimde goruyorum. Bu aci veriyor, insan calistikca yaratici ve calistikca uretken. Calistikca elindekilerin kiymetini biliyor. Ilginc ama oyle. Bos zamanlarimda farkinda bile olmadigim guzelliklerin onlar elimden alindiginda farkina variyorum.
GK'den bir Entre de Suenos :D
Bu sayfayi daha dogrusu Blogger denen Google hizmetini sikintidan evde otururken ve bilgisayari kurcalarken kesfettim oncelikle. Nereye kadar gider, ne yaparim bilmiyorum ama bir giris yazisi yapmakla baslayabilecegimi hissettim. En azindan benim icin de bir nevi antrenman oluyor ne de olsa. Aslina bakarsaniz fikir gayet hos geldi bana; buradan bir cesit gunluk gibi bir kayit tutabilir ve pek fazla da olmayan dostlarim ve sevdiklerimle paylasabilirim. Hic olmadi kendi kendime oyun oynarcasina bir ic hesaplasma kosesi yaratabilirim belki de. O da guzel, bana uyar.
Bu arada arka planda David Byrne'dan Psycho Killer i dinliyorum, herkese de tavsiye ederim. Son bir sey daha GK ben denizin ismini sembolize etmekle birlikte 'entre de suenos' Ispanyolca hayallere giris anlamina gelmektedir. Bu sekilde basligi daha renkli ve eglenceli bir hale getirebilecegimi dusundum. Aydinlatmakta yarar var.
Saygilar...
Bu arada arka planda David Byrne'dan Psycho Killer i dinliyorum, herkese de tavsiye ederim. Son bir sey daha GK ben denizin ismini sembolize etmekle birlikte 'entre de suenos' Ispanyolca hayallere giris anlamina gelmektedir. Bu sekilde basligi daha renkli ve eglenceli bir hale getirebilecegimi dusundum. Aydinlatmakta yarar var.
Saygilar...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
